25 Şubat 2011 Cuma

Bir yol hikayesi



I. Durak
Ortalığa çöken karanlıkla beraber sokaklar da boşalmaya devam ediyor. Önceden iyi bilinen bir ortama, ola ki üzerinden bir felâket kasırgası geçmiş ve bünyesini değiştirmiş olsa bile insanın kendini uydurması daha kolaydır. Esaslı bazı çizgilerle belirlenmiş insanlar ve toplumun başlıca karakterleri hala ayaktalar… Ayakta kalmalılar…


Rüzgâr güneyden estiği sürece ve mavi rengin ufukta yerleştiği günlerde, bu ülkede iyimserlik hüküm sürmüştü. Şimdiyse hayalleri canlandıran güneş, yaşananları ve yıkık umutları onarılmış gibi gösteriyor. Eşyanın ve insanların üzerine çöken kötü bir kaderin ağırlığı hissediliyor.
Entrika ve komplo insanların hayatını mahvediyor! Aslında bütün bu yaşananları atların çektiği bir araba gibi görmek lazım, atlar arabayı, arabacının gitmek istemediği bir yere götürüyorlar ve araba her dönemeçte yaya kaldırımının bir köşesine bindiriyor. Arabacı rahatsız… Bu acayip gidiş sadece atları öldürmekle mi düzeliyor? Arabacının hiç mi suçu yok?
Bu sorunun cevabı neden kimsenin umurunda değil? Neden büyük çoğunluk, bugünkü moral bozucu durumu kayıtsızlıkla ve dudak bükerek seyrediyor?

İnsanların uğrunda savaşmayı ve ölmeyi göze aldıkları fikirler gerçekçi nedenlere dayanmalıdır. Savunulan herhangi bir görüş gerçekçi nedenlere dayanıyorsa, bizim gibi gazeteciler bu nedenleri ortaya koyar ve etkilerini beklerler. Böyle durumlarda fikirlerini ateşli bir şekilde savunmazlar, sükûnetle benimserler ve nedenlerini soğukkanlılıkla açıklarlar. Ateşli bir şekilde savunulan görüşler genellikle iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir. Bugünlerde mevki sahibi bürokratlarda gözlemlediğimiz şiddetli duygusallık, görüş sahibinin gerçekçi kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Özellikle politika ve din konularındaki görüşler genellikle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türden... Bu konularda güçlü inançları ve bilgisi olmayan kişilerin oluşturduğu “işi bilenler topluluğu”, bir kuruntuya kapıldığı zaman, kendi savlarına karşı gelindiğini hissettiklerinde kapıldıkları öfke, tek bir delininkiyle aynıdır ve maalesef o ulusun aklını başına getirecek tek şey okuduğunu anlamasıdır.

Milletlerin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaran nice büyük şahsiyetlerin, ömürlerinin bir bölümünün, hapishanelerde çile ve işkence içinde geçtiğini ve böylece onların olgunlaşan ve aydınlanan gönülleriyle milletlerin diriliş yolunda birer ışık kaynağı haline geldiğini biliyorsunuz değil mi?
Büyük İmam Ebu Hanife Hazretleri'nin zindanlara atılarak saygısızca hırpalanıp inim inim bir hayat yaşadığını...
Ahmet Bin Hanbel Hazretleri'nin adi bir insan gibi tartaklanıp bayağı bir işkencelere maruz bırakıldığını...
Bediüzzaman Hazretleri'nin bir cani gibi muamele görerek memleket memleket sürgüne gönderildiğini...
Campanella 'nın zindanda Cervantes’in esarette, Dostoyevski’nin de kürek mahkumu iken kendilerini keşfederek milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaştıklarını biliyor muydunuz?

Bu örnekleri seçme sebebim bilmem anlaşılıyor mu? Bu döngünün sağcısı, solcusu, milliyetçisi, devrimcisi, İslamcısı yoktur. Aslında bu durumun yüzyıllar sonra bile hala tek bir açıklaması vardır. “Gözle görülür, anlaşılır bir otorite yaratmak!”
Otoritenin ciddiyeti bir kere tanındıktan sonra, kişilerin göğüslemesi gereken en önemli sorun, davranışlarda otoritenin ne ölçüde etkili olduğudur. Bunu kavramayla birlikte halkın dikkatini çekmek için yapılan alçaltıcı şeyler, kişileri otoriteye bağımlı bir kurban yapar. Güçlüler, kendilerine güvendikleri ve yaptıkları işin doğruluğuna inandıkları için başkalarının gözünde itibar kazanırlar. Ama kendi iç hesaplaşmalarında kaybetmeye mahkumdurlar!

Son günlerde manşetlere taşınan “özgür basın” söylemleri popüler kültürün döngüsünde o kadar hızlı eritiliyor ki, saptırılan gerçekler sadece yüreklerimizi ve beyinlerimizi zedeliyor. Asıl özgürlük yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır. Bu kaba, kısır dile karşı verdikleri mücadelede, emin olsunlar ki asla tek başlarına değillerdi. Kalemi elinden alınanları başkalarından ayıran, konuya sonsuz bir ciddiyetle eğilmeleri ve dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmalarıdır.

Suyun taşı delmesi gücünden değil, sürekli akmasındandır. Ateşe ateşle karşılık verenlerin ellerinde kalan ise sadece küldür!
(devam edecek…)
http://www.gunhaber.com.tr
Gözde Gürer

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder